Bugun...
Necip Fazıl Kısakürek - Hac Yolculuğunu anlatıyor
Tarih: 02-09-2015 17:28:00 + -


Necip Fazıl sade bir Müslüman olarak hacca gitmeye niyetleniyor...

Necip Fazıl Kısakürek - Hac Yolculuğunu anlatıyor

 Necip Fazıl sade bir Müslüman olarak hacca gitmeye niyetleniyor ve elinden geldiğince aksaklıklara dikkat etmeden ibâdetini yerine getirmek istiyor. Ama onun bu ibâdette de kendinde gördüğü misyonla ona özgü kader, yine Necip Fazıl'ı rahat bırakmıyor. Daha "vize" işleminde başlayan engellenme, onun hac yolculuğu boyunca ibâdetindeki çilesini üç-beş misline çıkarıyor.

      Esasen pasaportundaki meslek hanesine yazılan "gazeteci" sıfatı yüzünden neredeyse Suudi Arabistan'a gidemeyecek hâle geliyor. Halbuki ilmihallerden hatıratlara kadar pek çok kitap okumuş ve hacca gidenlerden fazla Mekke ve Medine hakkında bilgi sahibi olmuştur. Öyle ki, özel sohbetlerinde, hacca gidenlere Kabe'de veya Medine'de hangi kapıdan girince karşısına ne tür bir levha geleceğini, levhanın uzunluğunu ve üzerindeki yazıyı soruyor ve dikkatsiz muhatabının mahcup bakışları arasında cevabı da kendisi veriyordu. Çünkü çok az insan Necip Fazıl kadar ibadetlerin inceliklerine dikkat eder ve ruhunu anlamaya çaba gösterirdi. Birde Mekke ve Medine gibi Peygamber beldesi olarak, tasavvufi aşkın öncülüğünde ilim, irfan ve vecd mevzuu olunca, Necip Fazıl için bütün teferruatların ayrı bir önemi vardı.

      Ayrıca, Osmanlı döneminde Cenab Şeha-beddin'in Sıhhiye Müfettişi sıfatıyla görevli gittiği zaman yazdığı yazılardan oluşan Hac Yollarında ile Mehmed Âkifin Teşkilât-ı Mahsusa adına gittiği Arabistan'da yazılan ve Hatıralar adlı kitabında yeralan Necid Çölleri'nden Medine'ye adlı manzumesine vesile olan resmî görevlerin sağladığı himayeden de yoksundur. O yüzden, hac yolunda tevekkül ve tevâzuun müştakı ve yardımını gördüğü dostlarının müteşekkiri olarak sadece ibâdetinin vecdini düşünen, Allah ve Peygamber yolunun bağlısı ve o dönemde kendi ifadesiyle "33 yıllık davacısı" olarak, Suudi Arabistan'a "gazeteci" sıfatıyla gitmenin zorluğunu bizzat bertaraf etmeye çalışır. Suud Büyükelçiliği'nin ülkesiyle temasları sayesinde, pasaportuna düşülen "Hariciye Vezareti'nin telgraf emriyle" kaydı konarak vizesi temin edilir. Bu özel izin sayesinde, o yıl belki de hacca giden tek Türk gazetecisi Necip Fazıl olur. Çünkü gazetecilere o yıl vize verilmediği söylenir...

      Bir dizi ertelemeden sonra sabah erken İstanbul'dan kalkacak THY uçağıyla Hicaz'a gidecekken yönetim keşmekeşi yüzünden Yeşilköy Havaalanı'nda akşama kadar bekletilerek önce İzmir'e, sonra da İzmir'den kalkan uçakla Cidde'ye gönderilir. Yıl 1973, 10 Ocak...

      Cidde'ye ulaştığında tek başınadır. Maşerî kalabalıkta ve onu tanımayan insanların umursamazlığı karşısında çaresiz, ama bu çok önem verdiği ibadetini ifâda resmî himaye istemeyecek kadar kararlıdır. Uçakta karşılaştığı politikacılardan da uzak durur. Mekke'deki dostlarına ulaşabilmek için canla başla uğraşarak Mukaddes Topraklara 69 yaşında ayak bastığında şu duygular içindedir:

      "Peygamber ikliminin kapı eşiğine ayak atıyordum ve bütün melekelerim yerinde olduğu halde kendimde değildim."

      Bu arada kendisine yardım edecek bir dostuyla 12 saatlik bir gecikmeden ötürü buluşamaz. Bekleme salonunda münasebetsiz insanlar ve olaylarla karşılaşır, çevresindeki hacı adaylarının tuhaflıkları gözüne çarpar: Yalnız yola çıkmış bir kadının bu mahzur ifade edilince bir süre dolaştıktan ve birileriyle konuştuktan sonra, "Yanımda kocam var!" diyerek gelmesi, ihramlı bir hac yolcusunun ağız kavgası ettiği "şirret şirret haykıran karısını, sille, yumruk, dövmeye başlaması", araya giren adama da saldırması onu dehşete düşürür. Bu arada, tabii büyüklükte bir kadın suratını göğsüne dövme yaptıran bir adamın "ihram kaidelerine tepeden tırnağa aykırı bir kılıkta geçit resmine çıkmış gibi" yürümesi, Necip Fazıl'ı "büsbütün bunaldım" diyecek hale getirir ve şunları ifade eder:

      "Hacca giderken bana «her şeye sabır ve tahammül göstereceksin!» demişlerdi. Evet, sabır ve tahammülle mükelleftim; fakat neticede, münezzeh dinimizden bu fecî uzaklığı, korkunç aykırılığı, yüzlere çarpmaya da belki memurdum. Sabır ve tahammülle mükelleftim ama, rıza ve göz yumma ile değil. İşte şeriat terazisinin en ince ayar noktalarından biri!" 

 

Mukaddes Hayattan Levhalar


      "KEREMLİ MEKKE YOLUNDA"

      Cidde Havaalanı'nda uykusuz bir geceden sonra, Türk politikacıların kolaylık sağlama tekliflerine aldırmadan ve resmî himaye istemeden, sade bir Müslüman olarak Mekke'ye gider...

      Necip Fazıl'ın İslâmî ölçüleri ve dinî mahiyetteki emirleri nasıl bir "emsalsiz incelik" anlayışı içinde kavradığını ve benimsediği değerleri nasıl bir sır idraki içinde anlattığım biliyoruz. Peygamber sevgisini de tam bir aşk halinde ifadeye çalıştığını pek çok şiiri ve yazısı yanında Çöle İnen Nur ve Esselâm adlı eserleri bütünüyle ortaya koymaktadır. Hicaz kumlarında, sırf bu kumların Peygamber'in ayağına değmiş olmaları ihtimaliyle "dudaklarım topuklarına yapıştırarak" yürümek ister...

      Hac Hitabesi'nde, ibadetten gayenin ne olduğunu şöyle vurgular:

      "İbadetlerin tümü birden, tek noktada mahrut şeklinde fışkına bir ışık, bir nur huzmesine benzer. Gaye, evet gaye, ışığı fışkırtan o tek noktadır ve o tek nokta Allah'ın rıza kapısıdır.

      Namazı idman, beden rejimi, orucu perhiz ve irade terbiyesi, zekâtı yardım ve servet tesviyesi, haccı da insan yığınlarının iç içe kaynaşmasından doğacak sayısız içtimaî ve iktisadî faydalardan ötürü benimsemek, aslî gayeyi kaybetmek olur. Bu arada, bütün bu ibâdetler-deki nimet ve kıymetleri takdir etmek de başta Allah'ın rızasını almak ve o rızaya hiçbir kıymeti denk tutmamak şartıyla vazifedir.

      Vazife... Karşılıksız, ivazsız, muayenesiz, imtihansız, vazife için vazife... O ne ulvî mânâ!.."

 


      Hac kitabında "Keremli Mekke Yolunda" başlığını taşıyan ara başlıktan sonraki bölümler vecd ve hassasiyet bakımından çok yoğun olduğu için bunlardan bir kısmını kendisi de İman ve İslâm Atlası adlı kitabına iktibas etmiştir. Kitabı özetlemek yerine, Necip Fazıl'ın konuya yaklaşımı ve kitapta göze çarpan üslubu hakkında fikir vermek maksadıyla bunlardan bir kısmını buraya aynen alıyoruz:

      "Dağlar, kayalar, her taraftan hançervârî girinti ve çıkıntılarıyle, bu mukaddes ülkede maddenin, topyekûn madde zihniyetinin yanık bir taş alanı veya kum denizi halinde kavrulmuş bulunduğunu, herşeyin ruhla havale edildiğini ve ruhun gözünü çelebilecek en küçük bir madde nakşına yer bırakılmadığını ilan ediyor.

      Burada olanca nakış ve ziynet ruhtadır ve tabiat bu ruh ziynetleri önünde kendi madde süsünü silmek, yakmak ve savurmak emrini almıştır. Verdiği emir de şöyle;

      - Şu yanıklar dünyasına bak, gözlerini yum ve iç alemine dal!.. Her şey orada!..

      Kenarları yıldırımla yontulmuşcasma sivri girinti ve çıkıntılar içinde dağlar, tepeler ve kayalar, bana Peygamber ikliminden mahrem mânalar fısıldıyor ve içimi haşyetle dolduruyor: «Şu dağ da tabiî, şu kaya da bildiklerimizden biri...» diyemiyorum; ve maddeye katiyen kudsiyet kondurmaksızın, O'nun nazarına değmiş, O'nun iklimini şekillendirmiş olmak imtiyazı bakımından yerlere kapanasım ve kumları öpe öpe Mekke'ye uzanasım geliyor.

      KEREMLİ MEKKE

      Efendim, uyandırıcım ve yol göstericim Esse-yid Abdülhakîm Arvasî (Üçışık) Hazretlerinin ifadesiyle «Bâb—ı Muallâ»dan ve huşu ile girilmesi gereken Keremli Mekke'ye, bilemem ne tarafından ve bilemem nasıl bir huşu içinde girdik.

      Hiçbir yere bakamadan başımı çepçevre gezdirip "Beytullah»ı, Allah'ın Evini arıyorum. Hiçbir şey görünmüyor.

      İLK TAVAF

      Mescidin mermer merdivenlerinden çıktık ve büyük kapılarından birinden, ayakkaplarımız elimizde, yalınayak girdik. Nereden olsa girile-bilirse de eski usul ve adete göre «Bâb-üs-Se-lâm»dan girmek gerekti. Buna imkân bulamadık ve «Rükn-ü Yemânî» ile «Rükn-ü Ha-cer-ül Esved» arası Kabe cephesine uzanan kapıdan girmiş olduk.

      Çepçevre Mescid'de ve Tavaf meydanında yüzbinlerin kaynaştığı zemin üzerinde birdenbire karşıma çıkan «Beytullah»... Tepesine daha yakın bir kemer halinde altun işleme mukaddes yazılarla çevreli simsiyah örtüsüyle mik'ap (küp) şeklinde, mücerret bir hacim ve mekân timsali, esrarlı nokta... Zaten «Kabe» ismi işte bu mik'ap şeklinden geliyor.

      Beni sardıkları çelikten halka içinde, kaburga kemiklerim kırılmadan, vecdim de gölgelenmeden 7 devri tamamladım. Şimdi bir kenara çekilip iki rekatlık Kudüm Tavafı namazım kılmam lâzım...

      MİNA-MUNÂ

      0 gece «Terviye» gecesi... Yani ilk sünnet tavafından sonra haccm, farz ve vacipleriyle top-yekün başlayacağı sabaha bağlı gece... Arefe -den bir gün önceki sabahın akşamındaki gece... Mekke'de sabah namazı kılındıktan sonra «Mina-Munâ»ya çıkılacak, oradan ertesi günü Arefe gününün sabahı namazına kadar 5 vakit namazlık bir müddet geçirilecek, Arefe günü de Arafat'a gidilip gecesi Müzdelife'ye uzanılacak... Müzdelife'de bir gece kalınacak ve Bayram sabahı, şafaktan 90 dakika evvel sabah namazı ve karanlıkta tekrar Mina yolu...

      Kâinatın Efendisine ilk vahyin indiği Hira Dağı «Cebel-i Nur» önlerindeyiz. Tırmanılması zor, her çizgisi bir heybet yazısı. «Allahü Ekber» sesinin sanki dondurulmuş heykeli... Bu dağdaki malûm mağara, bir insanın ancak sığabileceği iki kaya parçası arasmdaymış ve önü kartalların bile başını döndürecek yarlarla, uçurumlarla kaplıymış... Âlemlerin, yüzü-suyu hürmetine yaratılmış olduğu Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamberin, bir aralık vahiy kesilince kendisini atmak istediği ve Vahiy Meleğinin «Dur!» nidasiyle kenarında kalakaldığı uçurumlar...
 

Necip Fazıl'ın çizimiyle Kabe


      ARAFAT

      Arafat, uçsuz bucaksız bir ova... Ova da ne kelime?.. Ova git gidebildiğin kadar düzlük mânasına... Arafat bir meydan... Bütün insanlığın toplanmaya, ellerini semalara kaldırmaya ve aziz ve rahim Allah'tan af istemeye çağıran, her rengiyle, her çizgisiyle bu mânadan haber veren bir meydan... Mahşer meydanından bir remz...

      İsrafil'in işte bu meydanda suru çalınmış da kabirlerinden fırlamış gibi bir buçuk milyon kefenli!..

      Haccın ilk zarf ve kılık keyfiyeti ihram farzından sonra, ikinci farzı Arafat'ta «Vakfe-du-ruş, bekleyiş, yöneliş»... İncelerin incesi mânalara kaynak..

      Hazret-i Adem'in Hazret-i Havva ile karşılaştığı yer... Biri Hindistan, öbürü Cidde yo-liyle gelirken buluştukları yer... İlk insan ve Peygamberin, İlâhî af için yalvardığı ve rahmete kavuştuğu, muradına da erdiği yer... Âf kasırgasının günahları yaprak gibi uçurup götürdüğü, duaların kabul edildiği, yalvarabilene kurtuluşun müjdelendiği yer... Bütün resul, nebi, velî ruhlarının Arefe günü hazır bulunduğu, ismini bu kelimeden alan ve muazzam Hacc işine basamak olan yer...

      Rahmet, rahmet, rahmet...

      «Rahmetim gazabımı aştı!» diyen Allah'ın gözle görülür, elle tutulur şekilde «işte sana rahmet zemini!» diye gösterdiği yer...

      Arafat'ta «vakfe-duruş» bir andan bütün bir güne kadardır. Allah ile yalnız kalış, kalbini yalnız Allah'a veriş, onda eriyiş, ondan isteyiş, ondan bekleyiş... Düşünün ne yakıcı, ne kavurucu bir halvet ânı!.. Bu anda insanın nasıl vecd buğusu içinde dünyadan ve alâkalardan silinmesi gerektiğini anlatmaya ne hacet...

      Benim   "vakfe"   müddetim  kısa  sürdü. Uzun sürseydi kül olurdum.  Bazılarının ki "teyp"ten geldiği hissini veren ve hissiz okunan topluluk dualariyle çok uzun. Arafat'ın "Mescid-i İbrahim"i pırıl pırıl... Benimse içim alev alev... "

      "İSLÂM HACDA SERGİLENİR"

      İslâm'ın şartlarından biri olduğu halde bütün ibadetlerin toplandığı ve kıyameti hatırlatan kalabalıkta kimseye zarar vermemenin şart olduğu, bir dizi farz ve sünnetin disiplinle ifa edildiği hac farizası etrafında çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Kur'ân'da hac isimli bir sure olduğu gibi, Hadis kitaplarında da hacla ilgili pek çok rivayete yer verilmiştir.

      Peygamberimiz Mekke döneminde defalarca tavaf etmesine rağmen namaz için Kudüs tarafına dönüyor, ama Kabe'yi de önüne alarak kılıyordu. Medine döneminde kıble Mekke'ye dönüştükten hac da farz olduktan sonra Fetih müjdesi beklenmeye başlandı. Mekke Fethi öncesinde ve sonrasında Peygamber tarafından kesilen kurban, esasen Hz. İbrahim sünnetidir.

      Yahudilerle hıristiyanlar, kurban kıssasına Kitab-ı Mukaddes'te yazıldığı gibi inanırlar; Hz. İsmail'in değil de Hz. İshak'ın Allah için kurban edilmek istendiğine dair yorumlar yaparlar. Sören Kirkegard'ın Korku ve Titreyiş adlı kitabı tamamıyla Hz. İbrahim'in kurbanla özel bir şekilde imtihan edildiğini anlatır. Pek çok İslâm düşünürünün de birbirinden farklı görüşler ortaya koyduğunu görüyoruz, ama hepsi de ibadetin hikmetini anlatabilmek için yapılmış yorumlar durumundadır.

      Necip Fazıl vacip olan kurban kesme emrini de herhangi bir hikmete ve dolayısıyla yoruma bağlamaksızın, doğrudan Allah emri olarak değerlendiriyor. Tasavvufi anlayış burada da görülüyor:

      "Kurban... Allah için dökülen kan... Kesene de, kesilene de mutlu!.. Fakat bu nazik işi de, kör çakı ile yerine getirmeye çalışanlar hesabına, tersinden anlayış olarak ne felaket!..

      Şeytan taşlama işinde de aynı şey!.. Çok az ve seçkin mü'minler dışında hemen hiç kimse, şeytanı öz nefsini ve kör nefsin Allah'a ait «aks-i dâva:antitez»lerini taşladığının farkında değildir."

      Şeytan taşlamayı da nefsin öğretmeninden kurtulma biçiminde değerlendiren Necip Fazıl, Müzdelife'de gece üşüdüğü ve rahatsızlandığı için ilk taşlamadan sonra ikici ve üçüncü taşlama işine dostlarını vekil ederek Mekke'ye dönüyor ve bayram günlerini Kabe etrafında geçiriyor. Çünkü Cidde'den beri zaman zaman düştüğü "hatarat: gönle gelen sıkıntılar" türünden haller yüzünden manevi bir rahatsızlık da yaşamaktadır. Böylece yaşayıp yazarak Hz. İbrahim'le Hz. İsmail'in yaşadığı şeytanla mücadelenin hâlâ geçerli olduğunu ortaya koyuyor.

      Böylesine sancılı bir tecrübeyi ondan önce yaşamış ve Mir'ât—ül—Harameyn adlı kitabında anlatan Eyüp Sabri Paşa'dan da ilgi çekici pasajlar naklediyor. Binlerce insanın her yıl hac yaptığı halde bu tecrübeyi yaşayıp da hac hatıralarında yazan veya ifade eden bu iki şahsiyet dışında başka bir isme ben henüz rastlamadım. Herkes bu seyahatin iklim ve idare ile ilgili sıkıntıları hariç böyle manevi çilesinden söz etmiyor. O bakımdan Necip Fazıl cins kafalara ve özel misyonlara sahip şahsiyetlerin bütün çilelerini hayatının her safhasında yaşamış oluyor...

      Bu arada Mekke'de dinlenen Necip Fazıl hem okuyor, yazmak istediği kitabına ait notlar alıyor, hem de çevresiyle birlikte Kabe'yi gözlüyor. Bir taraftan da şöyle düşünüp hatırlamadan edemiyor:

      "Ve «Beytullah»ın içini hayal ediyorum:

      — Şimdi ben onun içinde olsam ne yapardım? Nasıl ayakta durabilir, gözlerimi hangi noktaya dikebilirdim? O 'Beytullah' ki, Allahın Sevgilisi, içine ancak dört kere girmiş, gözlerini yerden ayırmamış ve namazını her noktası Kıble olan bu dörtköşe içinde kılmıştır. Kimbi-lir ne namaz!.. Ve o "Beytullah» ki, İmam-ı Âzam Hazretleri, içinde namazını bütün bir hatimle edâ etmiştir.

      Farz tavaf bitti.

      Safa'dan başlayarak 4 gidiş, 3 gelişten ibaret Sa'y vazifesini tamamladım.

      Yolumuzun altında 70 Peygamberin gömülü olduğu ve Hazret-i Hacer'in su aramak için iki tepe arası 7 kere gidip geldiği, üstü kapalı ve iki yanı haşmetli sütunlarla sınırlı dehliz, içinde uzayıp giden esrar helezonlarını yiv yiv hareket ettiren bir boru gibi geldi bana..."

      Bütün bunları, İslâm dünyasının pek çok meselesini ve "33 yıllık dâvası"m hem dostları yanında hem de kendi kendisine değerlendirdikten sonra şöyle bir hükme varır: "İslâm Hac'da sergilenir."

      MEDİNE'DE ZİYARETLER

      Kısa bir süre sonra Medine'ye gitmek ve Peygamber'in kabri başta olmak belli başlı ziyaret yerlerini görmek ister. Medine ile Mekke karşılaştırmasını şöyle yapar:

      "Mekke sert çehreli ve çatık kaşlı, Medine, ise güler yüzlü ve tatlı bakışlı..."

      Başkalarından naklettiği buluş da şu: «—Mekke'de celâl, Medine'deyse cemal tecellisi...»

      Medine'deki dostları önce Uhud Dağı'nı gezdirirler:

      "Dümdüz bir zemin üzerinde kocaman bir ehram şekliyle sipsivri bir adale gibi kabarmış, koyu kahverengi, koyu yeşil, koyu kırmızı karışımı bir renk tonu belirten muhteşem bir dağ...

      Allah Resulünün:

      «—Biz Uhut Dağını severiz! Uhut da bizi sever!»

      Buyurdukları, Harun Peygamberin gömülü olduğu rivayet edilen dağ...

      Dağın eteklerindeki düzlükte yerden birer karış yükseklikte iki beton çerçeve... Biri küçük, öbürü büyük... Biri tek, öbürü 70 kişiyi çerçeveliyor. Bunlar Uhut şehitleri... Peygamber amcası Hazret-i Hamza ve öbürleri... Gerçek şehitler... Ölmüşken ölmeyenler... Ölme-mişken ölenler de malûm... Yeryüzünde dolaşırken gökte gezenler... Velîler...

      Her iki mezar çerçevesinin de toprağı elenmiş ve tesviye edilmiş gibi dümdüz ve tertemiz...

      İşte ziyaretlerimizin başı!.. Hazret-i Hamza'nm başına dizildik... Rehberimiz duasını okuyor. O kadar güzel, tatlı ve içten okuyor ki, bir anda kendimi teyp-ten gelme hissini veren basma-kalıp okuyuş-lardan uzak buldum ve gözyaşlarımı tutama-dım..."

      Ardından Mescid-i Kıbleteyn ile Küba Mescidi'ni gezdirirler. Daha sonra da Cen-net-ül—Bakî Mezarlığı'na götürürler. Hakkın-da çok şey duyduğu bu mezarlık umduğu ka-dar perişan değildir, ama:

      "Korkunç! Üzerinde, insan kafaları biçi-minde, zamanla oyulmuş ve süngerleşmiş taşların sırıttığı bir tarla, bir taş tarlası... 'Cen-netü'l-Bakiy'"...

      Biraz bakılınca farkına varılıyor ki, bazı noktalarda Uhut şehitlerinde olduğu gibi, yer-den bir karış yükseklikte lahitlerle ayırd edil-miş ve su yüzüne çıkmasına izin verilmiş me-zarlar da var... Kaydettiğimiz gibi, sonrâki nedamet işaretlerini belirten bu kabir çerçeveleri 

      Peygamber yakınları ve sahabîlerin en büyüklerine ait... Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasan, Peygamber kerimeleri, Allah Resulünün ömürsüz erkek evlatlarından Hazret-i İbrahim, Peygamber torunları, Zeynelâbidin İmam-ı Bakır, amcalarından Hazret-i Abbas, Cafer-i Tayyar, Hazret-i Osman, sevgili Peygamber zevcesi Hazret-i Ayişe,  Peygamber sütninesi Halime, İmam-ı Mâlik gibiler bu belirli çerçevelerde..."

      Pakistanlı bir doktorun öğle ziyafetinden sonra, nihayet kendini "büyük huzurda", Peygamber Efendimizin Ravzası'nda bulur ve içinde "şu manalardan bir çağlayanla" şöyle seslenir:

      "Ey, Allah'ın Resulü!.. Resuller Resulü!... Yaratılış sebebi!.. Yaradanın Sevgilisi!... Varlığın Tacı!.. Hilkatin Nuru!.. İnsanlık ehramının zirvetaşı!.. Kâinatın Efendisi!.. Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber!

      Varlığını borçlu hissettiği ve çok samimi bir dille övgüler, hasretler ve iştiyaklar ifade ettiği Peygamberi'ne seslenişinin benzerini, dostlarında da görür. Özellikle, gezide rehberlik eden Delil Arap Bedevi'de, Necip Fazıl'ın bir Arap soylusunda görmek istediği pek çok özellik vardır ve heyecanını biraz da onun du-asındaki samimiyet şevklendirir. Ravza'da bulunan Peygamber'in halifeleri Ebu Bekir ve Ömer Hazretleri için söylediği uygun sıfatlar da heyecanlı muhabbeti pekiştirir.

      Çöle İnen Nur adlı çağdaş siyer denemesi bu hasreti ifade için yazılmış ve Esselâm adlı Peygamber'in hayatını destanlaştıran çağdaş mevlid denemesi bu yolda yazılmaya çalışılmıştır. Kendi kendisine mırıldandığı şu sözler bu ziyaretlerin ondaki yankısı olması bakımından önemlidir:

      "Necip Fazıl!.. Meğer bu günü görmek için dünyaya gelmişsin!.. Secdeye kapan ve hamdet!.."
 


     

HACC'IN MAHİYETİ VE İSLÂM DÂVASI


      Medine'deki son gecesinde kaldığı yere toplanan İslâm dâvası meraklıları ondan hac sırasında edindiği intibalarla yeni fikirlerini ve tes-bitlerini dinlemek isterler. O da "Ravza-i Mutahhara"dan aldığı diriltici tesirle konuşur, dâvanın özünü anlatmaya çalışır. Ama gece yarısı olduğu halde konusuna ancak giriş yapabilmiştir. Çeşitli sebeplerden Medine'de 40 vakit namaz kılacak kadar kalamaz ve dönüş biletini öne aldırmak için Cidde'ye yola çıkar.

      Mekke'de kaldığı ve Cidde'ye doğru yola çıktığı süre içerisinde İslâm dünyasının bütün meselelerini düşünür, haccı yapanlar ve yaptıranlar açısından değerlendirir ve müslümanlara düşen görevlerle Suudlu yöneticilere düşen sorumlulukları tek tek ele alır.

      Önce hac yolcuları tarafından haccın mana ve ehemmiyetinin anlaşılması gerekir: "Haccın keyfiyetini anlamakta, onun lügat mânasını bilmek ilk adımdır. Hac, lügat mânasıyle 'büyük bir işe muazzam bir davranışa niyet etmek'.. . Yani büyük bir hamle, atılış, büyük bir oluşa adım atış... Mücerret ve umumî olarak ne derin, ne güzel bir tabir, bir mefhum!.. Hac ruhunun belki yarısını kuşatıcı bir mâna..."


Bu haber 5022 defa okunmuştur.

YORUMLAR



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Yayınlar HABERLERİ

ARAMA
HABER ARŞİVİ
FOTO GALERİ
  • Tarihi Mekke-Medine
    Tarihi Mekke-Medine
  • Umre Galeri
    Umre Galeri
  1. Tarihi Mekke-Medine
  2. Umre Galeri
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Haccın Ruhu, Prof.Dr. H.Kamil YILMAZ "Adım Adım Hac"
    Haccın Ruhu, Prof.Dr. H.Kamil YILMAZ
  • Yol Ahlakı ve Hacda İnsani İlişkiler, Dr. Ekrem KELEŞ
    Yol Ahlakı ve Hacda İnsani İlişkiler, Dr. Ekrem KELEŞ
  • Hayat Hac ve Umre Turizmi
    Hayat Hac ve Umre Turizmi
  • Hac ve Umre'de Eşitlik
    Hac ve Umre'de Eşitlik
  • İnanç Turizmi - Hac Özgürleşmeli 1
    İnanç Turizmi - Hac Özgürleşmeli 1
  • İnanç Turizmi -Hac Özgürleşmeli 2
    İnanç Turizmi -Hac Özgürleşmeli 2
  1. Haccın Ruhu, Prof.Dr. H.Kamil YILMAZ "Adım Adım Hac"
  2. Yol Ahlakı ve Hacda İnsani İlişkiler, Dr. Ekrem KELEŞ
  3. Hayat Hac ve Umre Turizmi
  4. Hac ve Umre'de Eşitlik
  5. İnanç Turizmi - Hac Özgürleşmeli 1
  6. İnanç Turizmi -Hac Özgürleşmeli 2
VİDEO GALERİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer

NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU